|
.:
MERAK ETTİKLERİNİZ :.
Paleomanyetizma nedir?
Dünya üzerinde, hemen her dönemde meydana gelen yanardağ faaliyetleri
sonucunda, demir mineralleri içeren ve mıknatıslanma özelliğine sahip olan
kayaçlar oluşur. Yanardağ püskürtüeri ile açığa çıkan lavlar çok yüksek
sıcaklıklarda olduğundan, yeryüzüne ulaştıkları anda herhangi bir manyetik
alan özelliği taşımazlar. Ancak çok dar bir sıcaklık aralığından geçen
demir molekülleri, belirli katmanlar arasında sıkışarak katılaşırlar.
Katılaşmaları esnasında da, dünyanın o anki manyetik alan yönelimine göre
bir dizilim gösterirler (kuzey-güney yönünde). Bilindiği gibi, dünyanın
normal kuzey ve güney kutuplarının dışında, bir de manyetik kuzey ve güney
kutupları vardır. İşte bu kayaçların çerisindeki mineral dizilimi de,
katılaşma anındaki manyetik kuzey ve güney kutuplarının yönünü gösterir.
Bir yanardağdan dikine kesit aldığımızda, lav katmanlarında bulunan demir
kristallerinin manyetik kutup dizilimi tesbit edilebilir. Bunun sonucunda
da, yanardağın faaliyete başladığı ilk andan itibaren dünyanın manyetik
kutuplarında meydana gelen değişmeler saptanabilir.
Bu kuramın ortaya çıkmasından sonra dünyanın çeşitli yerlerinde, farklı
katmanlar ile çalışmalar yapılmış ve dünyanın farklı dönemlerdeki manyetik
kutup yönelimleri çıkarılmıştır. İncelenen katmanlardaki manyetik alan
çizgilerinin, bugünkünden oldukça güçlü sapmalar gösteriyor olması (hatta
200 milyon yıl öncesinin manyetik kutuplarının, bugünkülerin tam ters
yönünü göstermesi), başta bilim adamlarını oldukça şaşırtmıştır. Ancak
çalışmalar devam ettikçe, kayan şeyin manyetik alanlar değil, kıtaların
kendileri olduğu anlaşılmıştır. İşte bu nedenle paleomanyetizma, kıtaların
kayması kuramının en güçlü desteklerinden birisi haline gelmiştir.
Isınan hava neden yükselir?
Bir gaz topluluğuna etki eden kuvvetler aşağı doğru yerçekimi ve yukarı
doğru da gazın basıncıdır. (Yukarı çıkıldıkça hava basıncı düşer,
dolayısıyla gaz moleküllerine yüksek basınçtan alçak basınca doğru bir
kuvvet etki etmektedir.)
Gazın sıcaklığının her yerde aynı olduğu durumda, gaz üzerine etkiyen
yerçekimi kuvveti ile basıncın yukarı doğru kuvveti eşitlenir ve havanın
durağan olmasına neden olur. Şimdi, böyle bir hava kütlesinin bir
bölgesinde sıcaklığın yükseldiğini varsayalım. Isınan havanın basıncı
yükseldiği için, bu sıcak bölge genleşir. Kısa zaman içinde, sıcak havanın
basıncı çevresiyle eşit hale gelir.
Kısaca, durağan bir soğuk hava kütlesi içinde genleşmiş, yani daha az
yoğun bir sıcak hava kütlesi oluşur. Bu kütleye basınçtan dolayı yukarı
doğru etkiyen kuvvet, aynı hacme sahip soğuk havaya etkiyen kuvvetle
aynıdır. Fakat, sıcak hava daha az yoğun olduğu için ve yerçekimi kuvveti
gazın kütlesi ile doğru orantılı olduğu için, sıcak havaya etkiyen
yerçekimi kuvveti daha azdır. Bu nedenle sıcak havaya etkiyen kuvvetler
eşitlenmez ve yukarı doğru net bir kuvvet oluşur
Dünya kendi
ekseni etrafında saatte 1000 mil hızla dönüyor. Eğer bir otomobil ya da
araç bu hızı aşabilirse ne olur?
Günümüzde bu hızı aşan uçaklar var. Ve gözlemlenen tek şey şu ki; pilot,
güneşi Batı’dan doğup Doğu’dan batıyor olarak görür.
Elektronların hızı yaklaşık olarak ne kadardır?
Elektronlar çok çeşitli hızlara sahip olabilirler.
Düşük Hız: Bir elektrik telinden akım geçerken içinde elektronların
hareket ettiğini biliyoruz. Elektronların bir tel içindeki hızları birçok
insanı şaşırtacak derecededir. Mesela 2 mm çapında 10 A akım taşıyan bir
bakır teldeki elektronların hızı saniyede ortalama 0.024 cm civarındadır.
Yüksek Hız: Bohr atom modelinde elektron çekirdeğin etrafında bir yörünge
çizerek döner ve bu elektronun hızı yaklaşık saniyede 2,000,000 metredir.
Yani ışık hızının % 1’i civarında.
Çok Yüksek Hız: Bir çekirdek bozunmasında açığa çıkan beta (elektron)
parçacığının hızı ışık hızına çok yakındır (300,000,000 m/s). Bunun
yanında büyük çekirdekli atomların (Uranyum) en iç yörüngesindeki
elektronların hızı da ışık hızına yakındır.
Boyumuzun
uzunluğu yerin bize uyguladığı yerçekimi kuvvetini etkiler mi? Yani
boyumuz uzun olursa daha mı az ya da daha mı çok yerçekimine maruz
kalırız?
Bir insan boyu Dünya’nın yarıçapıyla kıyaslanamayacak kadar küçüktür.
Aslında yerin çekiminden etkilenmemizi sağlayan en önemli faktör kütledir.
Dolayısıyla uzun boylu insanlar, kütleleri daha fazla olduğu için
yerçekiminden daha fazla etkilenirler.
Yolcu
uçaklarının uzun mesafeli uçuşlarında, Dünya'nın kendi ekseni çevresindeki
dönüş yönü ve hızı uçuş süresini etkiler mi? Bir arkadaşım Türkiye'den
ABD'ye gidiş süresinin dönüşten daha kısa olduğunu söyledi. Bu durum merak
ettiğim konuyla ilgili mi? İlgilerinize teşekkür ederim.
Bu soru sıkça sorulan fizik soruları arasında yer alıyor. Eskiden bir
arkadaşım San Fransisco'dan New York'a 9 saatte gittiğini ve 3 saatte
döndüğünü şaka yollu söyler dururdu. Aslında bu yolculuk normalde 6 saat
sürüyor. Fakat bu iki şehir farklı zaman dilimlerindeler ve iki saat
dilimi arasındaki fark 3 saat. Uçaktan indiğinizde de saatlerinizi
ayarlamak zorunda kaldığınız için, kol saatiniz yolculuğun normalden daha
uzun ya da daha kısa sürdüğü gibi yanlış bir imaj uyandırabiliyor.
Arkadaşım New York'a 6 saatte gitmiş ve havaalanında saatini 3 saat ileri
almış. Bu yüzden sanki 9 saat geçmiş gibi bir izlenim edinmiş. Eğer
yazının devamını okursanız Ayhan'ın arkadaşının büyük bir olasılıkla böyle
bir yanılgıya düşmüş olduğunu göreceksiniz.
Ama bu Ayhan'ın sorduğu soruya bir yanıt değil. Gerçekten Dünya'nın kendi
ekseni etrafında dönüşü uçağın varış süresini gittiği yöne bağlı olarak
etkiliyor mu etkilemiyor mu sorusu yanıtlanmaya değer.
Bu ve buna benzer bir çok soruda, vereceğimiz yanıtı daha da netleştirmek
için sorudakine benzer değişik durumları incelemek genellikle iyi bir
yöntem. Soruyu uçak yerine, araba için de sorabiliriz. Acaba iki şehir
arasında biri doğuya diğeri batıya doğru hareket eden iki araba,
varacakları yere birbirlerinden farklı sürelerde mi ulaşırlar ya da aynı
yakıtı mı harcarlar?
Fizikte sıkça kullanılan "görelilik ilkesi" gereği yanıt her iki araba
için aynı olmalı. Bu ilkeye göre sabit hızla hareket eden bir cismin
içinde, örneğin bir trende, hareketler o cisme göre betimlenirse fizik
kanunları aynı kalır. Yani bu trendeki fizikçiler trenin durduğunu
varsayıp aynı sonuçlara ulaşabilirler. Yerde bütün yönlere doğru aynı
güçlükle yürüdüğümüz gibi tren içinde de ileriye ya da geriye doğru
yürürken bir fark hissetmeyiz. Arabalar da hareketleri için yerden kuvvet
alırlar ve gidecekleri mesafe yere göre sabittir. Dünya'nın uzaydaki
hareketinin bu tip olaylarda bir önemi yok.
Eğer bu cevap sizi ikna etmediyse, yerin Dünya'nın dönüşünden dolayı olan
hareketinin hızını hesaplayın. Biz bunu Ankara için hesapladık ve saatte
yaklaşık 1,300 km'lik bir hız bulduk! Bu kadar müthiş bir hızla hareket
eden bir yer üzerinde saatte 100 km, en fazla 200 km hızla hareket eden
arabalar bu hızdan etkileniyor olsalar, bu etki çok açık bir şekilde
görünüyor olurdu. Hatta doğuya doğru değil yürümek, bir taşıtla bile
gitmek imkansız olurdu!
Uçaklar da hareketleri için havadan kuvvet alırlar. Bu nedenle aynı yakıtı
harcayarak havaya göre aynı hıza erişirler. Dünya dönerken etrafını saran
havayı da kendisiyle beraber döndürüyor. Böyle olunca yerden bakan birine
göre toprak gibi hava da hareketsizmiş gibi duruyor. Böylece aynı yakıtı
harcayan uçakların hareketinde de Dünya'nın dönüşünün bir etkisinin
olamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kısaca tekrarlarsak, normal,
rüzgârsız bir havada değişik yönlere giden uçaklar, havaya göre olduğu
gibi yere göre de aynı hızla hareket ederler.
Rüzgârlı havalarda durum değişir. Eğer havaya göre aynı hızla giden
uçakları düşünürseniz, (bu her uçak aynı yakıtı harcıyor demek) rüzgârla
aynı yönde giden uçak yere göre daha hızlı gidiyordur; çünkü hem uçak
havaya göre belli bir mesafe kat eder, hem de rüzgâr havayı ve içindeki
uçağı bir miktar ileriye taşır. Uçak, rüzgâra ters yönde girmişse bu uçak
yere göre daha yavaştır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Eğer
İstanbul'dan Ankara'ya doğru kuvvetlice bir rüzgâr esiyorsa,
İstanbul-Ankara uçuşu daha kısa, Ankara-İstanbul uçuşu daha uzun sürer.
Rüzgârların belki de en ilginç olanı Jet-Stream diye adlandırılan ve
yerden 10-30 km yukarıdan esen güçlü hava akımları. Bunlar sürekli aynı
yönde, batıdan doğuya doğru ve saatte 100-400 km hızlarla esiyorlar.
Yerden hissedilmeyen Jet-Stream ilk defa 2. Dünya Savaşı sırasında
bombardıman uçakları tarafından keşfedildi. O zamandan beri bu rüzgârlar
üzerinde yapılan çalışmalar bunların Dünya'nın dönüşünün etkisiyle basitçe
açıklanamayacak bir şekilde oluştuğunu gösteriyor.
Normal yolcu uçakları havaya göre 800 km/saat hızla giderler. Eğer doğuya
doğru uçan bir uçak 200 km/saat hızla esen bir Jet-Stream içine girerse
yere göre hızı 1,000 km/saat olur. Eğer uçak ters yönde giderse bu defa
hızı yere göre 600 km/saat olacaktır. Bu, yolculuk süresi ve uçağın
harcadığı yakıt olarak %66'lık bir fark demek.
Yolcu uçaklarının bu rüzgâra ters yönde girmemek gibi bir alternatifleri
yok. Uluslararası kurallar gereği uçaklar daha önceden belirlenmiş hava
yollarını kullanabilirler ve ancak belli yüksekliklerde uçabilirler. Bu
nedenle Jet-Stream'e ters yönde giren uçaklar da var. Yolculuk süresi de
bu rüzgârın hızına bağlı olarak uzayıp kısalabiliyor.
Ayhan'ın sorduğu soruya geri dönersek, doğuya doğru olan yolculuklar daha
kısa, batıya doğru olan yolculuklar daha uzun olmalı. Normalde Türkiye-New
York seferi 11 saat sürüyor ve dönüş yolculuğuysa 9 saat. Jet-Stream
hızlarında mevsimsel değişimlerle bu süreler değişebilir ama genel olarak
bir fark olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu fark Ayhan'ın arkadaşının
söylediğinin tam tersi olduğuna göre, ya arkadaşı farklı zaman
dilimlerinden etkilenmiş ya da olay aktarılırken yönler ters aktarılmış
olmalı.
… Bilindiği
gibi -273 °C'de atomlar titreşme yapmazlar. Buna bağlı olarak da bu
sıcaklıkta bir direnç göstermezler. Çünkü direnç, maddenin cinsine bağlı
olduğu gibi sıcaklığa da bağlıdır. … Kuantum fiziğinde bir molekülün … [en
düşük enerji seviyesinde bile bir titreşme hareketi yaptığını gördük.] Ben
buradan, cismin sıcaklığı ne olursa olsun, moleküllerinin her durumda bir
enerjiye sahip olacağı anlamını çıkarıyorum. -273 °C'de bile bir molekül
mutlaka titreşecektir. Titreştiğinden dolayı da bir dirence sahip
olacaktır. … Bu çelişkiyi nasıl açıklayabiliriz?
İlk önce, her maddenin atomlarının en düşük sıcaklıkta bile
bir titreşim hareketi
yaptığını belirtmemiz gerekiyor. "Sıfır noktası hareketi" olarak
adlandırılan
bu olay tamamen bir kuantum etkisi. Bu hareketin varlığını anlamak için
kuantum
belirsizlik ilkesi kullanılıyor: Bir cismin hareket etmemesi hızının sıfır
olması
anlamına gelir, yani hızda herhangi bir belirsizlik yoktur. Belirsizlik
ilkesine
göre konum ve hızdaki belirsizliklerin çarpımı belli bir değerden büyük
olmak
zorunda. Bu durumda konumun belirsizliğinin sonsuz olması gerekir. Eğer
elinizde
tuttuğunuz bir maddenin atomlarının komşu galakside de bulunabilme
olasılığının
var olduğuna inanmıyorsanız, böyle bir şeyin olanaksız olduğunu
çıkarırsınız.
Yani, herhangi bir cismin durması, hangi şart altında olursa olsun, mümkün
değildir.
Öte yandan, mutlak sıfır sıcaklığı (0 Kelvin ya da -273.15 °C), bir cismin
sahip
olabileceği en düşük sıcaklık anlamına geliyor. Bir cismin soğuması
çevresine
ısı vermesiyle mümkün olduğu için, cisim en düşük enerjiye sahip olduğu
anda
0 Kelvin sıcaklığına erişmiş demektir. Artık bu noktadaki bir cismi daha
da
soğutmak mümkün değildir. Dikkat etmemiz gereken nokta, en düşük
sıcaklığın
sadece en düşük enerji anlamına gelmesidir, en düşük hareket değil. Mutlak
sıfırdaki
bir maddenin atomlarının yaptığı sıfır noktası hareketi bir kuantum etkisi
olduğu
için, hareketin varlığı cismin fiziksel özelliklerini çok küçük oranda
değiştiriyor,
ama bir çok durumda bu küçük oran ölçülebiliyor. Helyumun, (atmosfer
basıncında)
hiç bir sıcaklıkta donmamasının temel nedeni bu sıfır nokta hareketi.

Aynı hareketin atom içindeki elektronlarda da olduğunu belirtelim.
Elektronlar
en düşük enerji seviyesinde bulunduklarında bile elektronların çekirdek
çevresinde
dönme hareketleri devam eder.
Şimdi gelelim arkadaşımızın sorusunun en önemli kısmına. Madem her
maddenin,
0 Kelvinde bile bir hareketi var, niye bu hareket bir dirence neden
olmuyor?
Bu soruya vereceğimiz yanıt, sıfır nokta hareketinin bildiğimiz anlamda
hareketten
oldukça farklı olduğunu gösteriyor.
Şöyle bir düşünce deneyi yaptığımızı tasarlayalım: Bir atomu en düşük
enerji
seviyesine kadar soğuttunuz ve sıfır nokta hareketini ilk elden
gözlemlemek
üzere (her nasılsa) kendinizi küçülterek atoma yaklaştınız. Soru şu: atom
titreştiğine
göre, iyice yaklaştığınızda size çarpabilir mi?
Eğer söz konusu olan makroskobik bir makine olsaydı fazla yaklaşmamanızı
tavsiye
ederdik. Ama, en düşük enerji seviyesinde olan bu atom için böyle bir
tavsiyeye
ihtiyacınız yok. Çünkü bu atomun size çarpması, hareketinin, dolayısıyla
enerjisinin
bir kısmını size aktarması anlamına geliyor. Atomun size aktarabileceği
enerjisi
olmadığı için size çarpması mümkün değil. Başka bir şekilde söylemek
gerekirse,
sıfır noktası hareketi öyle bir hareket ki, varlığı ile yokluğu arasındaki
farkı
anlamak olanaksız.
Şimdi mutlak sıfır sıcaklığındaki bir metalin neden sıfır dirence sahip
olduğunu
açıklayabiliriz. Atomların titreşimlerinden kaynaklanan direncin temel
nedeni,
akım taşıyan elektronların atomlara "çarparak" hareket yönlerini
değiştirmesi.
Bu çarpışmalar ne kadar fazlaysa ve ne kadar büyük oranda yön
değiştiriyorsa
direnç o kadar büyük olur. Çünkü, metalin içinden geçmeye çalışan
elektronların
sadece küçük bir kısmı metali boydan boya geçebilir.
Elektronlarla atomların "çarpışması" iki değişik şekilde mümkün olur.
Birinci yolda, elektron enerjisinin bir kısmını atoma verebilir. Bu olayın
gerçekleşebilmesi
için, elektronun yeteri kadar fazla enerjisi olması gerekir. Çünkü, atom
bir
üst enerji seviyesine çıkabilmek için belli bir miktar enerjiye ihtiyaç
duyar.
Eğer elektronda bu kadar enerji yoksa, bu olay gerçekleşemez.
Elektronların
sahip oldukları enerji, metale uygulanan voltajla orantılı olduğu için, ve
genellikle
direnç ölçümlerinde düşük voltajlar kullanıldığı için bu tip olaylar çok
düşük
bir oranda gerçekleşir. (Direnç voltajla akımın oranı olduğu için, voltajı
ne
kadar küçük seçerseniz seçin direnç değişmez.) Dolayısıyla direnç bu tip
"çarpışmalardan"
kaynaklanmıyor.
İkinci yolda, elektron atomdan bir miktar enerji alabilir. Daha yüksek bir
enerjiye
sahip olan elektron bir süre hareket ettikten sonra bu fazla enerjiyi
başka
bir atoma verir ve ikinci bir saçılma gerçekleşir. Bu olay dizisinin
gerçekleşebilmesi
için, enerji veren atomun en düşük enerji seviyesinde olmaması lazımdır.
Dolayısıyla
sıfır nokta hareketi yapan atomlar, kesinlikle böyle bir olaya
karışmazlar.
Oda sıcaklığındaki metallerin direnci temelde bu tip çarpışmalardan
kaynaklanır.
Mutlak sıfır sıcaklığına sahip bir metalden geçen düşük enerjili bir
elektron,
atomlarla her iki şekilde de "çarpışamayacağı" için, saçılmadan yoluna
devam eder. Sonuç: sıfır direnç.
Atomların titreşimleri, metallerde dirence neden olan tek etmen değil.
Metal
içindeki yabancı atomlar, kristal yapıdaki düzensizlikler, hatta maddenin
bir
dış yüzeyinin varlığı bile düşük sıcaklıklarda bir direncin ortaya
çıkmasına
neden olurlar. Fakat oda sıcaklığındaki bir metalde dirence neden olan en
büyük
etmen atomik titreşimlerdir. Mutlak sıfır civarındaki düşük sıcaklıklarda,
bu
etmen, yukarıda açıkladığımız nedenden dolayı tamamen ortadan kayboluyor.
Aynı hareketin atom içindeki elektronlarda da olduğunu
belirtelim. Elektronlar
en düşük enerji seviyesinde bulunduklarında bile elektronların çekirdek
çevresinde
dönme hareketleri devam eder.
Şimdi gelelim arkadaşımızın sorusunun en önemli kısmına. Madem her
maddenin,
0 Kelvinde bile bir hareketi var, niye bu hareket bir dirence neden
olmuyor?
Bu soruya vereceğimiz yanıt, sıfır nokta hareketinin bildiğimiz anlamda
hareketten
oldukça farklı olduğunu gösteriyor.
Şöyle bir düşünce deneyi yaptığımızı tasarlayalım: Bir atomu en düşük
enerji
seviyesine kadar soğuttunuz ve sıfır nokta hareketini ilk elden
gözlemlemek
üzere (her nasılsa) kendinizi küçülterek atoma yaklaştınız. Soru şu: atom
titreştiğine
göre, iyice yaklaştığınızda size çarpabilir mi?
Eğer söz konusu olan makroskobik bir makine olsaydı fazla yaklaşmamanızı
tavsiye
ederdik. Ama, en düşük enerji seviyesinde olan bu atom için böyle bir
tavsiyeye
ihtiyacınız yok. Çünkü bu atomun size çarpması, hareketinin, dolayısıyla
enerjisinin
bir kısmını size aktarması anlamına geliyor. Atomun size aktarabileceği
enerjisi
olmadığı için size çarpması mümkün değil. Başka bir şekilde söylemek
gerekirse,
sıfır noktası hareketi öyle bir hareket ki, varlığı ile yokluğu arasındaki
farkı
anlamak olanaksız.
Şimdi mutlak sıfır sıcaklığındaki bir metalin neden sıfır dirence sahip
olduğunu
açıklayabiliriz. Atomların titreşimlerinden kaynaklanan direncin temel
nedeni,
akım taşıyan elektronların atomlara "çarparak" hareket yönlerini
değiştirmesi.
Bu çarpışmalar ne kadar fazlaysa ve ne kadar büyük oranda yön
değiştiriyorsa
direnç o kadar büyük olur. Çünkü, metalin içinden geçmeye çalışan
elektronların
sadece küçük bir kısmı metali boydan boya geçebilir.
Elektronlarla atomların "çarpışması" iki değişik şekilde mümkün olur.
Birinci yolda, elektron enerjisinin bir kısmını atoma verebilir. Bu olayın
gerçekleşebilmesi
için, elektronun yeteri kadar fazla enerjisi olması gerekir. Çünkü, atom
bir
üst enerji seviyesine çıkabilmek için belli bir miktar enerjiye ihtiyaç
duyar.
Eğer elektronda bu kadar enerji yoksa, bu olay gerçekleşemez.
Elektronların
sahip oldukları enerji, metale uygulanan voltajla orantılı olduğu için, ve
genellikle
direnç ölçümlerinde düşük voltajlar kullanıldığı için bu tip olaylar çok
düşük
bir oranda gerçekleşir. (Direnç voltajla akımın oranı olduğu için, voltajı
ne
kadar küçük seçerseniz seçin direnç değişmez.) Dolayısıyla direnç bu tip
"çarpışmalardan"
kaynaklanmıyor.
İkinci yolda, elektron atomdan bir miktar enerji alabilir. Daha yüksek bir
enerjiye
sahip olan elektron bir süre hareket ettikten sonra bu fazla enerjiyi
başka
bir atoma verir ve ikinci bir saçılma gerçekleşir. Bu olay dizisinin
gerçekleşebilmesi
için, enerji veren atomun en düşük enerji seviyesinde olmaması lazımdır.
Dolayısıyla
sıfır nokta hareketi yapan atomlar, kesinlikle böyle bir olaya
karışmazlar.
Oda sıcaklığındaki metallerin direnci temelde bu tip çarpışmalardan
kaynaklanır.
Mutlak sıfır sıcaklığına sahip bir metalden geçen düşük enerjili bir
elektron,
atomlarla her iki şekilde de "çarpışamayacağı" için, saçılmadan yoluna
devam eder. Sonuç: sıfır direnç.
Atomların titreşimleri, metallerde dirence neden olan tek etmen değil.
Metal
içindeki yabancı atomlar, kristal yapıdaki düzensizlikler, hatta maddenin
bir
dış yüzeyinin varlığı bile düşük sıcaklıklarda bir direncin ortaya
çıkmasına
neden olurlar. Fakat oda sıcaklığındaki bir metalde dirence neden olan en
büyük
etmen atomik titreşimlerdir. Mutlak sıfır civarındaki düşük sıcaklıklarda,
bu
etmen, yukarıda açıkladığımız nedenden dolayı tamamen ortadan kayboluyor.
Sadece tek
tarafını gösteren camlar nasıl yapılıyor?
Bu camların çalışma prensibi, bildiğimiz tül perdelerin
çalışma prensibiyle
aynı. Yani bu camların iki yüzü arasında bir fark yok. Bu noktanın daha
iyi
anlaşılması için "üzerine düşen ışığı, düştüğü yüze göre farklı oranlarda
geçiren bir cam yapmak mümkün mü?" sorusunun detaylı yanıtlayalım. Fiziğin
temel yasalarından birisi olan termodinamiğin ikinci yasası bu soruya
"kesinlikle
hayır!" yanıtını veriyor.
Bu yasanın değişik ifade edilme tarzlarından bir tanesi şöyle der:
"Evrende
başka hiçbir şeyi değiştirmeden, soğuk bir cisimden sıcak bir cisme ısı
akışı
sağlamak mümkün değildir." Buradaki "Evrende başka hiçbir şeyi
değiştirmeden"
ifadesi önemli. Aksi takdirde, yasanın çay demlemek için su ısıtmanın bile
imkansız
olduğunu söylediği anlamı çıkardı.
Işığı tek yönde geçiren, ya da farklı yönlerde değişik oranlarda geçiren
camlardan
yapmak mümkün olsaydı, bu camları ikinci yasayı ihlal etmek için
kullanabilirdik.
Bunu göstermek için bir düşünce deneyi tasarlamamız yeterli. Eğer elimizde
ışığı
tek yönde geçiren, diğer yönde kesinlikle geçirmeyen bir cam varsa,
duvarları
ışığı mükemmel yansıtan aynalarla kaplanmış bir odayı bu camla ikiye
bölüp,
ışığın geçtiği taraftaki odaya sıcak bir çay, diğer odaya da buzlu su
koyabiliriz.
Buradaki kilit nokta, her cismin sürekli ışık (daha doğru bir terimle
elektro-manyetik
dalga) yayınladığı gerçeği. Cismi oluşturan atomlar ve bu atomlardaki
elektronlar
sürekli hareket halindedir. Bu parçacıklar çoğunlukla en düşük enerji
seviyelerinde
bulunurlar, ama önemli bir kısmı uyarılmış seviyelerdedir. Bu uyarılmış
elektronlar
daha düşük enerji seviyelerine döndükçe, aradaki enerji farkını ışık
olarak
yayınlarlar. Bir başka deyişle cisimler ışıyarak soğurlar. Cisim ne kadar
sıcaksa,
bu yayınlanan ışık o kadar çok enerji taşır. Köz halindeki bir odunun bu
nedenle
parlak olduğunu ve sizi ısıtmaya devam ettiğini burada ekleyelim.
Düşünce deneyimizdeki buzlu su da, bize göre soğuk olmasına karşın bir
miktar
ışık yayar. Soğuk olduğundan dolayı, bu ışığın enerji yoğunluğu çayınkine
göre
daha azdır; ama bu o kadar önemli değil. Buzlu sudan yayılan ışığın bir
kısmı
özel camımızdan geçerek, çay tarafından soğurulur. Böylece ışıma yoluyla
çaya
ısı aktarılmış olur. Çaydan yayınlanan ışınlarsa, camı geçemez ve aynı
bölmede
kalır (ve çay tarafından tekrar soğurulur). Böylece, buzlu su enerji
kaybederek
gittikçe soğur, çaysa gittikçe ısınır. Hatta biraz sabırlı davranıp
beklersek
(bir iki yıl gibi), buzlu suyun tamamen donup soğumaya devam ettiği,
çayınsa
buharlaşıp gittikçe daha çok ısındığını da gözlememiz mümkün.
Böylece, ikinci yasanın mümkün olmadığını söylediği şeyi, yani evrende
başka
bir şeyi değiştirmeden, hatta kendiliğinden, ısının soğuk bir cisimden
sıcak
bir cisme akmasını sağlamış oluruz. Termodinamiğin ikinci yasası oldukça
sağlam
temeller üzerine oturduğundan, bu noktada sadece tek yöne ışık geçiren
camların
yapılmasının mümkün olmadığını kabul etmekten başka yapacak şeyimiz yok!
Aynı argümanı her iki yönde ama farklı oranlarda geçirgen olan camlar için
yürütmek
mümkün. Örneğin bu özel cam sağdan sola doğru gitmek isteyen ışığın sadece
%50'sini
geçirsin, soldan sağa yönelen ışığınsa %50.001'ini geçirsin. Aradaki
farkın
ne kadar küçük olduğu önemli değil. Eğer geçirgenlik oranları arasında bir
fark
varsa, bu farkı kullanarak ikinci yasayı alt etmek mümkün.
Argümanı daha rahat görmek için iki odaya da aynı sıcaklıkta iki özdeş
cisim
koyalım. Aynı sıcaklıkta bulunan cisimler aynı miktarda enerjiyi ışık
olarak
yayarlar. Fakat soldan sağa aktarılan enerji sağdan sola aktarılandan bir
miktar
fazla olduğundan sağdaki cisim biraz ısınıp, soldaki biraz soğur. Bir süre
sonra,
ısınan cisim daha fazla, soğuyansa daha az enerji yayacağından, cam
üzerinden
değişik yönlere giden ışığın taşıdığı enerjiler eşitlenir ve net ısı
transferi
durur. İki odalı sistemimiz bu noktada dengeye gelir. Bu son durumda sağ
odadaki
cisim soldakinden biraz daha sıcaktır. Önceki durumda olduğu gibi aşırı
soğuma
ve ısınma söz konusu değil ama bu bile ikinci yasaya aykırı.
Bu camları kullanarak büyük sıcaklık farkları elde etmek de mümkün. Tek
yapmanız
gereken şey, odacıkların sayısını mümkün olduğu kadar artırmak. Böylece,
iki
ardışık odadaki sıcaklık farkı düşük olmasına rağmen, en uçtaki odaların
sıcaklıkları
büyük oranda farklı olacaktır.
Sonuç olarak, bir camın, ya da herhangi bir cismin farklı yönlere farklı
oranlarda
geçirgen olması ikinci yasaya aykırı. Eğer camınız soldan sağa %50.001
oranında
ışık geçiriyorsa, sağdan sola da %50.001 oranında geçirmesi lazım. Ne
biraz
az ne de biraz fazla! İkinci yasanın saydamlık hakkında bu derece güçlü
şeyler
söyleyebilmesi gerçekten çok ilginç.
Peki madem bu tip camlar fiziğe aykırı, o halde bu camlar nasıl işliyor?
Buna
basitçe "göz aldanması" diyebiliriz. Gözümüzün müthiş yeteneklerinden
birisi değişik ışık seviyelerine kendisini ayarlayabilmesi. Gündüz çok
parlakken
de, gece karanlığında da görme işlevini yerine getirebiliyor. Parlak bir
ışık
kaynağının yanında zayıf bir ışık kaynağı varsa, göz kendini parlak olan
ışığa
göre ayarlar ve zayıf ışığı fark etmemiz olanaksızlaşır. Bu nedenle gündüz
vakti
yıldızları göremiyoruz. Halbuki yıldızlardan gelen ışık gündüz de gece de
aynı
parlaklığa sahip.
Yabancı filmlerde gördüğümüz sorgu odalarında camın ayırdığı odalardan
biri
karanlık diğeri de aydınlık tutuluyor. Camın özelliği, üzerine gelen
ışığın
çoğunu yansıtması ve çok az bir kısmını geçirmesi. Aydınlık odada bulunan
kişi,
aynadaki kendi parlak görüntüsünden düğer odadan gelen ışığı seçemiyor. Bu
kadar
basit. Aynı işi bir tül perde de rahatlıkla yapıyor.

Resim1: Eğer cam ışığı sadece sağa geçiriyorsa, sağ odacığa ısı aktarımı
olur.

Resim2: Cam sağa daha fazla oranda ışık geçiriyorsa, denge
durumunda
sağdaki cisim daha sıcak olacaktır.

Herkes en
düşük sıcaklık noktasını bilir: -273 derecedir. Benim merak ettiğim en
yüksek sıcaklık noktası. -273 derecedeki bir maddenin molekülleri
hareketsizdir. Bu maddeye ısı verelim, moleküller titreme hareketi
yapacak, hareketlenmeye başlayacak. Isıyı arttıralım. Her hal değişiminde
moleküllerin hızları sürekli artacak, öyle değil mi? Bu madde en son gaz
halindeydi. Sürekli ısı vermeye devam edelim. Herhalde bu artış sonsuza
doğru sürecek değil. Ben şöyle düşünüyorum: Einstein'ın teorisine göre hiç
bir madde ışıktan daha hızlı gidemez. O halde bu moleküllerin hızları
300,000 km/sn'yi geçemeyecek. Yani en üst sıcaklık noktası belirmektedir.
Ya sizce?
Bir maddenin sıcaklığı moleküllerinin hızından çok sahip
oldukları ortalama
enerjiyle ilgili olduğu için bu sorunun yanıtı hayır. Maddeyi ısıtmaya
devam
ettiğiniz sürece sıcaklığı artacaktır.
Bu anlamda bir cismin hızının ışık hızı ile sınırlı olması oldukça
aldatıcı.
Konuyu görelilik kuramının bize kazandırdığı kütle ile enerjinin
eşdeğerliliği
kavramıyla daha iyi anlamak mümkün. Ünlü E=mc2 formülü kütle ve enerji
ölçümlerinin
arasındaki ilişkiyi veriyor. Böylece, örneğin bir gram suyu bir derece
ısıttığınızda
enerjisinin 1 kalori arttığını söyleyebileceğiniz gibi, kütlesinin de
4.7x10-17
kg arttığını da söyleyebilirsiniz.
Bir cismi hızlandırmak için cisme vermek zorunda kaldığımız enerji için de
aynı
şey geçerli. Kinetik enerji olarak adlandırılan bu enerji türünün de bir
kütlesi
olduğundan, cisim hızlandıkça kütlesi de artar. Bu nokta çok önemli. Çünkü
kütle,
eylemsizliğin, yani hareketteki değişimlere karşı cisimlerin direncinin
bir
ölçüsü. Öyleyse, görelilik kuramına göre hareketli bir cismi hızlandırmak
için
daha fazla enerji harcamalıyız: Hem cismin orijinal kütlesi için hem de
yeniden
hızlandırmadan önce var olan kinetik enerjinin kütle eşdeğeri için.
Olayı biraz daha netleştirmek için bir oyuna benzetme yapabiliriz (en
azından
deneyebiliriz). Elinizde bir çuvalla, bol çakıllı geniş bir alanda
bulunuyorsunuz.
Oyunun tek kuralı, her adım attığınızda yerden bir çakıl alıp çuvala
atmak.
Doğal olarak taşıdığınız yük arttıkça adım atmanız zorlaşıyor ve adım
boyunuz
küçülüyor. Soru şu: istediğiniz kadar uzağa gidebilir misiniz? Eğer çok
uzakta
bir noktayı hedef olarak seçmişseniz oraya kadar gitmeniz mümkün
olmayabilir.
Bir süre sonra yükünüz o kadar ağırlaşır ki adım atmanız ya da çuvalı
sürüklemeniz
imkansızlaşabilir. Kısacası bu oyunda gidebileceğiniz maksimum uzaklık
kendiliğinden
ortaya çıkıyor. Buna rağmen çuvalı istediğiniz kadar doldurabilir misiniz?
Eğer
çuvalınız yeteri kadar büyükse bu soruya yanıt evet olacaktır. Yani mesafe
için
bir sınır olmasına karşın yük için bir sınır yok.

Parçacık hızlandırma oyunu yukarıdaki oyuna (tamamen olmasa bile) oldukça
benziyor.
Sonuçta ulaşamayacağınız bir en yüksek hız, ışık hızı, ortaya çıkıyor. Bu
hıza
istediğiniz kadar yaklaşabilirsiniz ama ulaşmanız ve geçmeniz mümkün
değil.
Üstelik taşınan çakıllara benzetebileceğimiz enerjiyi istediğiniz kadar
artırabilirsiniz.
Işık hızına erişmeniz sonsuz enerji gerektirdiği için, evrende de büyük
olasılıkla
sonlu miktarda enerji (kütle) olduğu için pratikte ve kuramda mümkün
değil.

Modern parçacık hızlandırıcılar yukarıdaki oyuna oldukça benzer bir
şekilde
çalışıyorlar. Örneğin protonları hızlandırmak için, parçacıklar bir
elektrik
geriliminin yaratıldığı bir bölgeden geçiriliyor. Protonlar 1 voltluk bir
gerilim
farkını atlamak zorunda bırakılırsa enerjileri 1 eV (elektron volt) artar.
Bu
sonuç protonun hızına bağlı değil. Eğer protonları döndürüp dolaştırıp
aynı
bölgeden defalarca geçirebilirseniz, enerjilerini istediğiniz kadar
artırabilirsiniz.
Örneğin, Fermilab'daki Tevatron'dan çıkan protonlar 800 GeV'luk inanılmaz
bir
enerjiye sahipler (GeV=giga eV=109 eV). Bu 0.983 GeV olan protonun durağan
kütlesinin
(enerjisinin) 850 katı kadar! Bu durumda protonların hızı ışık hızının
%99.99993'üne
eşit. Bu kadar hızlı protonları daha da hızlandırmak mümkün. CERN'de 2005
yılında
tamamlanması planlanan 'Büyük Hadron Çarpıştırıcısı' (Large Hadron
Collider,
LHC) 14 TeV'luk protonlar üretecek (TeV=tera eV=1012 eV). Bu
Fermilab'dakilerden
yaklaşık 17 kat fazla bir enerji demek. Çıkan protonların hızıysa ışık
hızının
%99.9999997'sine eşit olacak.
Bu kadar büyük enerji farkı olduğu durumda hızların birbirlerine çok yakın
görünmesinin
ne kadar aldatıcı olduğunu bir örnekle daha iyi anlayabiliriz. Bu
hızlandırıcılardan
çıkan protonları uygun bir kapta topladığınızı varsayalım. Elinizde bir
Fermilab
kabı bir de CERN kabı olsun. Hangi kaptaki proton gazının daha sıcak
olduğunu
anlamak için klasik bir yöntemi denemeye karar verdiniz: Bir elinizi bir
kaba,
diğer elinizi diğer kaba soktunuz. Hangi eliniz daha çok yanar?
Yanma, bir başka ifadeyle vücudunuzun kimyasal maddesindeki hasar,
protonların
size enerjilerinin ne kadarını aktardıklarıyla doğru orantılıdır. Yani
daha
fazla enerjisi olan protonlar elinizi daha çok yakacaktır. Hatta, elinizin
protonları
tamamen soğurduğunu düşünürsek, CERN'den gelen kaptaki protonların
Fermilab'dan
gelenlere oranla 17 kat daha fazla yaktığını da söylemek mümkün. Uzun
lafın
kısası, hızın önemi yok, CERN kabı çok daha sıcak.
Bu kadar yüksek enerjiye sahip protonlar normalde 1015 derece sıcaklığında
ortaya
çıkabilirler. Bu sıcaklık derecesi ve hatta daha yüksek sıcaklıklar
evrenimizi
meydana getiren büyük patlamanın ilk anlarında oluşmuştu. Zaten,
hızlandırıcılarla
bu kadar yüksek enerjilere ulaşılmasının bir amacı da büyük patlamanın bu
evresinde
neler olup bittiğinin ve günümüz evrenini nasıl etkilediğinin anlaşılması.
Mıknatıs,
demir, kobalt vb. metalleri neden çekmektedir? Ayrıca, mıknatısın çekim
etkisinin, çok yüksek sıcaklıklarda erimiş haldeki bu tür metallere karşı
zayıfladığı (hatta yok olduğu) söylenmektedir. Neden? Erimiş haldeki bu
tür metallerin mıknatıs tarafından çekilebilmesi için ne yapmak lazım?
(Mesela , mıknatısın gücünü arttırmak veya erimiş haldeki bu metallere
elektron bombardımanı uygulamak çözüm olabilir mi?)
Maddelerin manyetik özellikleri o kadar karışık bir konu
ki, birinci sorudaki
"neden" çok uzun bir yanıt gerektiriyor. Burada soruyu "bir mıknatıs
neleri çeker?" olarak değiştirip aşağıdaki açıklamalarda mümkün olduğu
kadar, mıknatıslığa neden olan mikroskobik mekanizmalardan bahsetmemeyi
uygun
bulduk.
Demirle mıknatıslık arasındaki bağlantı iyi bilinir. Bu nedenle
mıknatıslık
özelliği gösteren maddelere "demire benzer manyetik özellikleri olan"
anlamında ferromanyet deniyor. Bilinen ferromanyetler arasında tek bir
elementten
oluşan demir, nikel, kobalt ve gadolinyum metalleri ve iki ya da daha
fazla
elementten oluşan yüzlerce bileşik madde var. Bunlar arasında manyetit,
Fe3O4,
en iyi bilineni. Ferromanyetlerde manyetik alan, atomların içindeki
elektronların
çekirdek etrafında ve kendi etraflarında dönmeleri sonucu oluşur. Bu
maddelerin
paralel doğrultuda yönelmiş atomik mıknatısların birleşmesinden oluştuğunu
düşünebiliriz.
Demirden yapılmış bir mıknatısla, yine demirden yapılmış ama mıknatıslık
özelliği
olmayan bir çivi arasında atomik ölçekte herhangi bir fark yok. Çivinin
manyetik
özelliğini gizleyen şey, bu maddenin binlerce küçük manyetik bölgeye
bölünmüş
olması. Her bir bölge mıknatıslık doğrultusu aynı yönde olan atomlardan
oluşuyor
ve bölgenin bildiğimiz anlamda bir mıknatıstan farkı yok. Fakat her
bölgenin
yarattığı manyetik alan, diğer bölgelerin yarattığı alanlar tarafından
zayıflatıldığı
için, çivinin dışarısında gözlemlenebilir bir manyetik alan oluşamıyor.
Bir
mıknatısın bu çividen farkı, ya tek bir bölgeden oluşması ya da bir
doğrultudaki
bölgelerin hacminin diğerlerinden fazla olması. Bu sayede dışarıda net bir
manyetik
alan oluşabiliyor.
Mıknatıslanmamış bir çivi bir manyetik alan içine konduğunda, manyetik
bölgeler
bu alandan etkilenir. Doğrultusu manyetik alanla aynı yönde olan bölgeler
genişleyerek
büyür, zıt yönde olan bölgeler de daralırlar. Bazı bölgelerin
doğrultularında
hafif dönmeler de olur. Bunun sonucunda çivi manyetik alanla aynı yönde
olan
geçici bir mıknatıslık kazanır. Geçici, çünkü dışarıdan uygulanan manyetik
alan
çekildiğinde bölgeler genellikle eski hallerine dönerler. Bazen bölge
sınırları
rahatça hareket edemediği için değişim kalıcı da olabilir. Uzun süre bir
mıknatısla
temasta bulunan bir çivinin, mıknatıs çekildiğinde hafifçe mıknatıslık
özelliği
kazandığını bilirsiniz. Bölge sınırlarının serbestçe hareket edememesinden
kaynaklanan
bu olaya histerezis deniyor.

Bu geçici mıknatıslığın doğrultusu manyetik alana paraleldir. Örneğin,
eğer
mıknatısın kuzey kutbu çiviye daha yakınsa, çivinin mıknatısa yakın kısmı
güney,
uzak kısmı da kuzey kutbuna sahip olur. Zıt kutuplar birbirlerini
çektikleri
için, bu durumda çivi mıknatısa doğru çekilir.
Şimdi arkadaşımızın birinci sorusunu yanıtlayabiliriz: Mıknatıslar sadece
mıknatısları
çekerler. Yani sadece ferromanyet olup, bölgelere bölündüğü için net bir
mıknatıslığı
olmayan (bir başka deyişle "gizli" mıknatıslığı olan) maddeler, yukarıda
açıkladığımız mekanizmayla manyetik alanlar tarafından çekilirler.

Bir ferromanyet ısıtıldığında, Curie noktası olarak adlandırılan bir
sıcaklıkta
ve üzerinde manyetik özelliğini kaybeder ve tamamen normal bir maddeye
dönüşür.
Saf demirin Curie noktası 770 °C'dir. Bu sıcaklığın üzerinde bir demir
parçası
ne bir mıknatıs olabilir, ne de bir mıknatıs tarafından çekilebilir. Curie
noktasındaki
değişim atomik mıknatısların paralel doğrultuda yönelebilme yeteneklerini
kaybetmelerinden
kaynaklanıyor. Bu değişimin erimeyle herhangi bir ilgisi yok. Örneğin
demir
1538 °C'de erir. Bir uç örnek vermek gerekirse, Disprosyum metali -185 °C'de,
oda sıcaklığının çok altında, mıknatıslığını kaybeder ve 1411 °C'de erir.
Son olarak, ısıtıldığı için mıknatıslığını kaybeden ve artık manyetik
alanlar
tarafından çekilmeyen maddeleri çekmek için ne yapabiliriz? Burada en
garanti
çözüm çok güçlü manyetik alan uygulamak olacak. Çünkü bütün maddeler,
ferromanyet
olsun ya da olmasın, manyetik alanlardan etkilenirler. Normal maddelerde
bu
etki çok zayıf olduğu için, evinizde kullandığınız mıknatıslarla etkiyi
hissedebilmeniz
olanaksız. Ancak büyük laboratuarlarda bulunan güçlü elektromıknatıslarla
bu
kuvveti gözlemlemek mümkün.

Maddeler kabaca üçe ayrılabilir: ferromanyetler, paramanyetler ve
diamanyetler.
Paramanyetler, tıpkı ferromanyetler gibi üzerlerine uygulanan manyetik
alanla
aynı doğrultuda, fakat çok zayıf bir biçimde, mıknatıslanırlar.
Diamanyetler
de tam ters yönde. Bu nedenle, mıknatıslar paramanyetleri çeker ve
diamanyetleri
iter. Normalde ferromanyet olan maddeler, Curie noktasının üzerinde
paramanyetiktir.
Yani, çok sıcak bir demir parçasını, hatta erimiş demiri bile güçlü bir
mıknatısla
çekmek mümkün.
Diamanyetik maddelere en iyi örnek bildiğimiz su ve canlı maddeler.
Diamanyetik
maddenin en ilginç özelliği, mıknatıslar tarafından boşlukta sabit
tutulabilmeleri.
Fotoğrafta Hollanda'daki Nijmegen üniversitesinde gerçekleştirilen, zıt
yönde
etkiyen yerçekimi ve manyetik kuvvetlerle havada dengede durabilen küçük
bir
kurbağa gösteriliyor. Detayları ve aynı deneyin daha değişik diamanyetler
için
nasıl yapıldığını görmek istiyorsanız
http://www.sci.kun.nl/hfml/froglev.html
adresini tıklayabilirsiniz.
Bir
yıldızın karadeliğe dönüşebilmesi için kütlesinin belli bir limitin
üzerinde olması lazım. Ama bir karadeliğin olay ufkuna sahip olması için
(teoride) kütlesinin belli bir limit üzerinde olmasına gerek yok. Örneğin
bir kalemi bile yeterince sıkıştırabilirsek bir karadelik elde edebiliriz.
Burada önemli olan kütlenin değil yoğunluğun belli bir sınırın üzerine
çıkması.
Sorum şu: Bir atomun kütlesinin, atomun hacmine oranla çok küçük bir
alanda, çekirdekte toplandığını biliyoruz. Acaba atom çekirdeğinin, ondan
da öte proton ve nötronların her birinin kendi olay ufkuna sahip olacak
yoğunlukları yok mu? Eğer varsa çekirdek içi kuvvetler bununla alakalı
olabilir mi?
Yukarıdakilere bir de temel parçacıkların noktasal
olduklarının varsayıldığını
eklersek, herhalde sorun biraz daha belirginleşir. Eğer temel parçacıklar,
kütlenin
tek bir noktada toplandığı sonsuz yoğunluklu maddeler iseler hepsi birer
karadelik
olmalı.
Noktasal parçacıklar varsayımı üzerinde durmak için yeterli yerimiz yok.
Sadece,
parçacıkların gerçekten noktasal olup olmadıklarını deneysel olarak
sınamanın
mümkün olmadığını, buna karşın parçacıkların bir büyüklüğü olduğu
konusunda
da yeterli deneysel veri olmadığını ekleyelim. Normalde atom çekirdeğinin
kapladığı
hacim olarak bildiğimiz bölge, aslında çekirdek içindeki, proton ve
nötronların
yapı taşlarını oluşturan kuark ve diğer temel parçacıkların uyguladığı
güçlü
kuvvetin etki mesafesinden doğuyor.
Gerçi, sicim kuramları temel parçacıkların noktasal olmayıp, ip gibi bir
boyutlu
eğriler şeklinde olduğunu iddia etse de yukarıdaki soru bu kuramlar için
de
geçerli. Eğer bütün temel parçacıklar noktasalsa, her biri gerçekten bir
karadelik
oluşturur mu? Böyle bir şey oluyorsa bu olayın varlığını nasıl
anlayabiliriz?
Ne yazık ki bu soruların yanıtları bilinmiyor. Çünkü yanıt ancak
kütleçekim
kuvvetinin kuantum kuramıyla verilebilir. Fiziğin bu iki kuramını tek bir
kuramda
birleştirme çabaları şimdiye kadar başarısız kaldı ve hâlâ parçacık
fizikçilerini
meşgul eden önemli bir problem olma özelliğini koruyor.

ABD'de Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda ağır altın iyonlaranın
ışığınkine
yakın hızlarda çarpıştırılması sonucu oluşan parçacık yağmurunun kesit
görüntüsü.
Çarpışma sonucu oluşacak bir karadeliğin Dünya'yı yutacağı biçiminde
medyada
yer alan sansasyonel haberler, laboratuvar yetkililerince gülümsemeyle
karşılanmıştı.
Nedeni, karadelik oluşması için çok daha yoğun enerjiler gerekmesi ve
oluşsa
bile, böylesine küçük bir karadeliğin anında yokolması.
Fakat neler olabileceği konusunda bir fikir edinmemiz mümkün. Bunu da,
kuantum
fiziğini büyük karadeliklere uygulamayı başararak, karadeliklerin aslında
tam
kara olmadığını, dışarıya bir tür ışıma yayarak buharlaştığını keşfeden
Stephen
Hawking'e borçluyuz. Buharlaşmanın neden kaynaklandığını kısaca
hatırlamakta
yarar var. Kuantum fiziğine göre uzay boşluğu, özelliksiz bir boşluk
değildir.
Aksine, boşlukta parçacık karşıt parçacık çiftleri kendiliğinden ortaya
çıkarak,
kısa bir süre yaşadıktan sonra birbirlerini tekrar yok ederler. Hawking,
bu
olaylar bir karadeliğin olay ufkunun çok yakınında olduğunda, çiftlerden
birinin
soğurulduğunu, fakat diğerinin sonsuza kaçarak karadeliğin hafiflemesine
neden
olduğunu gösterdi. Buharlaşma diye adlandırabileceğimiz bu olayın hızı
sadece
karadeliğin kütlesine bağlı. Kolayca tahmin edilebileceği gibi, karadelik
ne
kadar büyükse, buharlaşma da o kadar yavaş oluyor. Öyleyse, her karadelik
yeteri
kadar bir süre sonra (eğer bu arada başka kütleler yutarak daha da
büyümemişse)
buharlaşarak yok olacaktır.
Büyük yıldızların doğal evrimleri sonucu oluşmuş karadeliklerin yaşam
süreleri
çok uzun: Evrenin bugünkü yaşından kat kat daha uzun. Fakat aynı şeyi daha
küçük
kütleli karadelikler için söylemek mümkün değil, çünkü bir karadeliğin
yaşam
süresi kütlesinin küpüyle ters orantılı. Eğer 10 gramlık bir kurşun kalemi
sıkıştırıp
bir karadelik elde etmek mümkün olsaydı, (kalemi çekirdeğin çapından 10
katrilyon
kat daha küçük bir bölgeye sıkıştırabilseydik) bu karadelik 10-22 saniye
içinde
buharlaşarak yok olurdu. Aslında bu kadar kısa sürede olan buharlaşmayı
"patlama"
olarak adlandırmak daha doğru. Yani küçük karadelikler, daha çevresindeki
maddeyi
yutarak büyümeye zaman bulamadan patlayacaklardır.
Proton kütlesindeki bir parçacık için bu buharlaşma süresi çok çok daha
küçük.
Fakat daha temel parçacıklar ölçeğine inmeden Hawking'in sonuçları
geçerliliğini
kaybeder. Bunun da nedeni kısaca şu: Karadelik küçüldükçe, buharlaşma daha
hızlı
oluyor, yani kütle ve enerjisini daha hızlı kaybediyordu. Bu, bir saniye
içinde
karadelikten ayrılan ışınımdaki parçacıkların ortalama sayısının ve
ortalama
enerjisinin daha fazla olması anlamına geliyor. Karadeliğin kütlesi 10
mikrogram
seviyesine indiğinde, kaçan parçacıkların ortalama kütlesi de 10 mikrogram
büyüklüğüne
erişiyor. Bu tip kütlelerde geride kalanın mı yoksa kaçan her bir
parçacığın
mı asıl karadelik olduğunu söylemek zor. Bu nedenle daha küçük kütleler
için
olayın fiziğinde önemli bir değişiklik var ve parçacık fizikçilerinin
aydınlatmaya
çalıştığı asıl alan burası. Daha küçük karadelikler için belki hâlâ
niteliksel
olarak bir buharlaşmadan söz edilebilir, ama Hawking'in sonuçlarının
buraya
uygulanması zor.
Tekrar temel parçacıklara dönersek: olayın fiziğinde büyük bir değişim
olduğundan
dolayı parçacıklar bildiğimiz anlamda karadelik özellikleri taşıyamazlar.
Problemin
nereden kaynaklandığı belli: Parçacık kütleleri ölçeğinde bir karadelik
olsa
bile bu karadeliğin diğer kütleleri yutarak büyümesi imkansız.
Bunun dışında, kütle küçüldükçe olay ufkunun da küçüldüğünü, ve
parçacıklar
için olay ufkunun bildiğimiz tüm uzunluk ölçeklerinden küçük olduğunu
ekleyelim
(10-54 metre). Hiç bir hızlandırıcıda parçacıkların bu kadar yakın olması
sağlanamadığı
için bu mesafelerde kütleçekim yasasının hangi formda olduğunu henüz
bilmiyoruz.
Yukarıda bu soruya yanıtımızın neden "bilmiyoruz" şeklinde olduğunu
açıklamaya çalıştık. Şu anda elimizden ne yazık ki bu geliyor. Bu soruya
verilecek
ilk yanıt büyük bir olasılıkla kuramsal alandan gelecek ve bir olasılıkla
kütleçekim
kuvvetinin doğanın diğer üç kuvvetiyle ilgisi de bu arada ortaya
çıkacaktır.
Hız zamana
bölünmüş mesafedir. Einstein hızın aynı olması için mesafe ve zamanın
FARKLI olması gerektiğini düşündü. Bu da zamanda kuşkulu bir şeyler
olduğunu gösterdi. Bana göre zaman ve mesafenin farklı olması gerekmiyor.
Başka bir deyişle Einstein'ın ışık hızının mutlak, uzay ve zaman
aralıklarının izafi olduğunu düşünmesi bana çok ters düşüyor. Şöyle ki
Newton kuralları daha geçerli gibi gözüküyor: zaman ve mesafe aralıkları
mutlaktır ve ışık hızı izafidir. Bunun açıklamasını da Einstein'ın kendi
verdiği bir örnekle gösterebilirim. Elimizde bir yolcu vagonu olsun ve
vagonun ortasında bir adam olsun, bu adamın elinde her iki tarafa aynı
anda ışık saçabilen bir alet olsun. Adam aletin düğmesine bastığında
vagonun sonundaki kapı ile başındaki kapıya ışık ulaştığında kapılar
açılsın. Bu adamı da dışarıdan izleyebilen başka bir adam olsun. Şimdi
tren giderken adam bu aletin düğmesine bastığında kapılar trenin içindeki
adama göre aynı anda açılır ama dışarıdaki gözlemciye göre arka kapı daha
önce açılır. Burada göreceli bir kavram söz konusu. Şimdi Einstein'ın
söylediğiyle ne kadar tezat olduğunu göstermek ve sorumu sormak istiyorum.
Albert Einstein diyor ki: Işık nasıl yayılırsa yayılsın hareket eden kişi
de duran kişi de ışığı aynı hızda gittiğini görür. Burada durmak
istiyorum. Tren örneğine dönelim: Trenin dışındaki gözlemci arka kapının
daha erken açıldığını görüyor; bu durumda Einstein'ın söylediği gibi ışık
hızı herkes için aynıdır yargısı yok oluyor. Eğer aynı olsaydı dışardan
trene bakan kişi de kapıların aynı anda açıldığını görmüş olmaz mıydı? Bir
şey daha söylemek istiyorum. Diyelim ki ışık hızından 6.279mil/sn hızla
daha yavaş giden bir araçta olduğumuzu düşünelim ve arkamızdan ışık ışını
yollansın. Bu durumda ben Einstein'ın dediği gibi ışığın hızını
186.279mil/sn mi? yoksa Newton'un dediği gibi 186.279-180=6.279mil/sn
olarak mı görürüm?
Newton'un kuralları (daha doğrusu Galileo'nun kuralları)
bize normal gelse
de, doğanın bizim düşündüğümüz gibi çalışması zorunluluğu yok. Şüphesiz
Einstein
da eski zaman kavramının anlaşılmasını daha kolay bulmuştur. Ne var ki,
19.
yüzyılın sonlarında yapılan bir çok deney işlerin bu kadar basit
olmadığını
söylüyordu.
Önce "hızların eklenmesi yasasından" başlayalım. Bu Galileo'nun ünlü
görelilik yasası. "Dünya dönüyor" dedikçe, "o zaman niye bıraktığımız
bir taş düşerken yana savrulmuyor?" gibi itirazlar sürekli geldiği için,
Galileo görelilik yasasını geliştirmek zorunda kalmıştı. Bugün bu yasayı
anlamakta
zorlanmıyoruz. Eğer 1 m/sn hızla gidiyorsanız ve ileriye doğru 2 m/sn
hızla
bir taş atarsanız, taş 3 m/sn hızla gider. 19. yüzyılın sonunda, birçok
bilim
adamı bu yasayı kullanarak Dünya'nın uzaydaki hızının bulunabileceğini
düşündüler.
Dünya Güneş çevresinde dönerken, saniyede 30 km.lik bir hız yapıyor (bu
ışığın
boşluktaki hızının 10,000'de biri). Güneş'in de bir hızı olduğunu
düşünürsek,
Dünyanın "gerçek" hızı, hangi yöne doğru gittiğine bağlı olarak bundan
fazla ya da az olabilir. Galileo'nun görelilik yasasına göre Dünya'dan
yayılan
ışık, Dünya'yla aynı yönde gidiyorsa biraz hızlanmalı, ters yönde
gidiyorsa
da biraz yavaşlamalı. Hızda 10,000'de birlik bir değişme pek fazla olmasa
gerek.
Işık 1 metre kadar bir mesafe kat etmişse, normalden 0.1 mm civarında bir
ilerleme
ya da gecikme söz konusu demektir. Bu pek ölçülebilir bir uzaklık gibi
görünmüyor.
Ama ışığın dalga yapısı düşünüldüğünde, 0.1 mm ışığın yarım mikron
civarında
olan dalga boyundan çok fazla olduğu için, bu kadar bir fark bile 19.
yüzyılın
basit aletleriyle ölçülebilir.
Bu deneylerden en ünlüsü olan Michelson ve Morley deneyi yapıldığında
Dünya'nın
hareket etmediği gibi bir sonuç ortaya çıktı! Dünya Güneş çevresinde
dönerken
hız yönünü sürekli değiştirdiği için, Güneş'in hızını da hesaba katarak,
uzayda
hareket ederken en azından bir anlık dursa bile diğer zamanlarda saniyede
30
km mertebesinde bir hıza sahip olması gerektiğini rahatlıkla
söyleyebiliriz.
Dünya'nın hızı sürekli değiştiğine göre sorun Dünya'nın hareketinde değil,
Galileo'nun
görelilik ilkesinde olmalı. Dünya hangi hızla hareket ederse etsin, sanki
Dünya
yerinde duruyormuş gibi ışık her yöne eşit hızla yayılıyor.

Sorunun ışığın kendisinde değil, boşluktaki hızında olduğu da anlaşıldı.
Örneğin,
ışık suda yayılırken 1.5 kat daha yavaş hareket ettiğini biliyoruz. Akan
bir
su içinde ışığın hızı ölçüldüğü zaman beklenen oluyor. Işık suyla aynı
yönde
gidiyorsa biraz daha hızlı, ters yönde gidiyorsa biraz daha yavaş gidiyor.
(Tabi
burada Galileo'nun hızların eklenmesi yasasının yanlış olduğu görülmeye
başlıyor.)
Bu deney, garip olan şeyin ışığın "fiziksel yapısı" olmayıp, boşlukta
yayılırken gitmeyi tercih ettiği hızda olduğunu gösteriyor. Örneğin
nötrino
dediğimiz parçacıklar, bir olasılıkla ışık hızıyla hareket ediyorlar. Eğer
aynı
deney nötrinolarla yapılsaydı aynı sonuçlar bulunurdu.
Buna benzer bir çok deney, ışığın boşlukta yayıldığı hızın, nerede
ölçülürse
ölçülsün aynı olduğunu söylüyordu. Eğer deney sizin kuramlarınıza aykırı
bir
şey söylüyorsa, kuramlarınızın, belki de bu kuramların kullandığı
kavramların
yanlış olduğu kesin. Zamanın bir çok ünlü beyni bu problem üzerinde
uğraşmış,
ama ancak Einstein yeni kavramlarla geldiğinde problem tam ve çelişkisiz
olarak
çözülebilmiş.
Einstein, bu problemi çözmek için iki varsayımdan hareket ediyor. İlk
olarak,
Galileo'nun görelilik yasasını özde kabul ederek, detayda yanlış
olabileceğini
düşünüyor. Yani, hareket eden bir cismin (örneğin trenin) içinde yapılan
bir
deney, cisim dururken yapılsa da aynı sonuçları verir. Böylece,
Galileo'nun
istediği oluyor: Piza kulesinden bırakılan taşlar, bu yeni görelilik
ilkesine
göre de yana savrulmuyor. Fakat "hızların eklenmesi yasası" büyük
bir olasılıkla geçerli değil. Varsayımın en önemli sonucu, Dünya'nın
hızını
Dünya'dayken ölçmemizin artık mümkün olmaması.
Einstein'ın kabul ettiği ikinci varsayım, bütün deneylerin söylediklerini
kabul
etmek oluyor. Yani, kim tarafından ölçülürse ölçülsün, ışığın boşluktaki
hızı
aynıdır.
Bu iki basit varsayım, biri görelilik ilkesi, diğeriyse önemli bir deney
sonucu,
yüksek hızlardaki bu gizemi çözmek için yeterli. Fakat artık o iyi
bildiğimizi
sandığımız uzay-zaman kavramlarından vazgeçmemiz gerekiyor.
Tren örneğindeki kapıların açılması, zaman kavramında nelerden vazgeçmemiz
için
iyi bir örnek. Trendekine göre kapılar aynı anda açıldığı halde,
dışardakine
göre kapılar farklı zamanlarda açılıyor. Böylece, günlük deneyimlerimizle
sorgulamadan
kabul ettiğimiz bir eşzamanlılık kavramının artık geçerli olmadığını
görüyoruz.
İki farklı olayın, aynı zamanda olup olmaması gözlemciden gözlemciye
değişen,
göreli bir olgudur. Bu zaman kavramının mutlak olmadığını, yani her olayın
ne
zaman olduğunu söyleyecek kesin bir zamanının olmadığını söylüyor. Kabul
etmesi
biraz zor, ama ne yazık ki doğa bu şekilde işliyor. Onun ne dediğini kabul
etmekten
başka bir çaremiz yok.
Yeryüzünden
bakıldığında yarım daire şeklinde görülen gökkuşağının uçaktan
bakıldığında çember şeklinde olduğunu öğrendim. Gökkuşağının oluşması
neden çember şeklinde oluyor?
Bu soruyu tam olarak yanıtlayabilmek için "Gökkuşağı nasıl
oluşur?"
sorusunun da yanıtlanması gerekir. Özellikle yağmurlu havalarda gördüğümüz
gökkuşağı,
aslında, Güneş'in garip bir "ayna"da oluşan bir görüntüsü. Söz konusu
"ayna" ise, böyle zamanlarda havada bulunan sayısız su damlacıkları
tarafından oluşturuluyor. Olay, Güneş'ten gelen ışık ışınlarının küresel
su
damlacıkları içinde kırılarak, bir kaç iç yansımadan sonra dışarı farklı
bir
yönde çıkmasından kaynaklanıyor.
Küresel bir su damlacığı üzerine düşen ışığın izleyebileceği yollar Şekil
1'de
gösteriliyor. Damlaya kırılarak giren ışın, damlanın yüzeyine çarptığında
bir
kısmı dışarı çıkar (A ışını), fakat bir kısmı da iç yansımayla su içine
geri
döner. İçeride kalan ışın da damlanın yüzeyine tekrar değdiğinde yine bir
kısmı
dışarı çıkarak (B ışını), geri kalan kısmı yansır. Bu şekilde, damla
içinde
kalan ışın, sayısız iç yansıma sonucu her defasında dışarıya bir kısmını
bırakarak
gittikçe zayıflar.
Ana gökkuşağı, damla içinde sadece bir iç yansıma geçiren B ışınları
tarafından
oluşturuluyor. Bunlar, neredeyse geriye, Güneş'in olduğu tarafa doğru
yönelirler.
Şekil 2'de kırmızı ışık için, damla üzerine düşen ışınların damlaya
girdiği
yere bağlı olarak izledikleri yollar gösteriliyor. Doğal olarak çıkan
ışının
hangi doğrultuya yöneleceği, gelen ışının damlaya nereden girdiğine bağlı.

Burada ilk bakışta pek ilginç görünmeyen bir olay oluyor. Her ışın farklı
açılarla
geriye dönse de, bunlardan biri en yüksek açıya sahip. Kırmızı ışık için
bu
en yüksek açı 42°. Diğer bir deyişle, damlanın özel bir yerine düşmeyen
bütün
ışınlar 42°'den daha az bir açıyla geriye yansıyorlar. Böyle bir en yüksek
geri
dönme açısının olması gökkuşağının oluşumu için şart. Çünkü ışınlarının
büyük
bir kısmı bu en yüksek açıya yakın açılarda geri dönüyorlar. Örneğin,
gelen
kırmızı ışınların %20'si 41°-42° arasındaki 1 derecelik aralıktan
çıkarken,
geri kalan %80'iyse, 0o-41° arasındaki 41 derecelik oldukça büyük
aralıktan
çıkıyorlar. Bu durumda, ışığın şiddeti daha fazla olduğu için, 42°'den
çıkan
ışınları görmemiz daha kolayken, diğer açılardan çıkanların görülebilmesi
çok
zor; özellikle geri tabandan gelen ışık düşünülürse.
Eğer Güneş sadece kırmızı renkte ışığa sahip olsaydı, bu ışınların
gökyüzünde
oluşturacağı görüntü Şekil 2'deki gibi olurdu (abartılı çizildi). Burada
en
net şekilde görülebilen çemberin dış kısmı olacaktır. Bu nedenle,
pratikte,
bu tip ışınların 42°'lik bir koni üzerinde geri yansıdığını söylüyoruz.

Diğer renklerin geri dönme açısı farklı: Örneğin, görülebilir tayfın diğer
ucundaki
mor ışık suda daha fazla kırıldığından, en yüksek geri dönme açısı 40.5°'dir.
Güneş'ten gelen beyaz ışık değişik dalga boylarında birçok renkten
oluştuğu
için, damlaya girdikten sonra tek bir iç yansımayla dışarı çıkınca, 40.5°
ile
42° arasında bileşen renklerine ayrılır; mor en içte, kırmızı en dışta
olmak
üzere.

Bu geri dönen ışığın, Güneş'in atmosferdeki su damlalarından garip bir
yansıması
olduğunu düşünebiliriz: Yani gelen ışınlar, bir koni üzerinde geri yansır.
Bu
yansıma gözle algılandığında da Güneş'in bu "garip ayna"daki görüntüsü
olan gökkuşağını görüyoruz. Şüphesiz bu görüntü, normal bir aynadakine hiç
benzemiyor.
Gökkuşağına baktığımızda, örneğin mavi olarak gördüğümüz kısımlar, bakış
doğrultusundaki
damlalardan geri dönen mavi ışıklardan oluşuyor. Bu damlalardan geri dönen
diğer
renklerse, başka yönlere gittikleri için sizin tarafınızdan görülemezler.
(Tabii
başkaları bu damlaları değişik renklerde görebilirler.)
Gökkuşağının oluştuğu yerse, Güneş ışınlarının gittiği doğrultunun 40°
civarındaki
yönler. Doğal olarak bu bir çember. Fakat gökkuşağı renklerini açık seçik
görebilmek
için, bakılan doğrultuda yeteri sayıda su damlası olmak zorunda. Yerden
yapılan
gözlemlerde, Güneş ufkun üzerinde olduğu için, gökkuşağının alt yarısından
daha
büyük bir kısmı yerle örtüşür. Yani, ya baktığınız doğrultuda yere çok
yakınsınızdır
ve burada yeterli sayıda damlacık yoktur, ya da vardır ama geri tabandaki
yerin
görüntüsü, zayıf gökkuşağını seçebilmenizi engeller. Tabii bunlar bir
uçaktan
ya da yüksek bir dağın tepesinden bakanlar için geçerli değil.
Yine aynı nedenle, öğlen Güneş tam tepedeyken gökkuşağını göremezsiniz.
Kuşağı
görebilmeniz için, Güneş'in ufkun en fazla 42° üzerinde olması gerekir.
Son olarak, Şekil 1'deki C ışınının da, benzer şekilde 50°-53° arasında
renklerin
ters sıralandığı (kırmızı içte, mor dışta) bir kuşak oluşturduğunu ve
uygun
hava koşullarında bunu görmenin mümkün olduğu da ekleyelim. Fakat A ışını
için,
yukarıda bahsettiğimiz en büyük açı olmadığından, bu ışınlar renkli bir
kuşak
oluşturamıyor.
Uzun
zamandır merak ettiğim bir şeyi size sormak istiyorum. Madem ışık
fotonlardan oluşuyor; niçin camdan geçiyor da diğer maddelerden geçemiyor?
Eğer fiziksel nedenini açıklarsanız sevinirim...
Bu soruyu bütün elektromanyetik spektruma genelleştirmek
gerekir. Çünkü ışık
olarak algıladığımız şey aslında elektromanyetik dalgaların çok küçük bir
kısmı.
Çok uzun dalga boylu radyo dalgalarından, dalga boyu atomun çapından çok
küçük
gama ışınlarına kadar olan bu spektrumun, dalga boyu 0.4 mikronla 0.7
mikron
arasında kalan kısmını gözlerimiz algılayabiliyor. Bu nedenle bir
fizikçiye
"ışık" dediğinizde çoğunlukla tüm elektromanyetik spektrumu anlayacaktır,
sadece "görünür ışık" dediğimiz sınırlı kısmı değil. Tüm canlıların
gözlerinin neden bu geniş spektrumun sadece küçük bir kısmını
algıladığıysa
daha değişik bir soru.
Öyleyse, tüm elektromanyetik spektrumu düşünürsek, soruyu "neden belli
bir dalga boyuna sahip ışığı bazı maddeler geçirir de bazıları geçirmez?"
şeklinde sorabiliriz. Bunu yanıtlamaya kalktığımızda maddelerin
birbirlerinden
farklı olmadığını görürüz. Yani her maddenin saydam olduğu bazı dalga
boyları
ve saydam olmadığı bazı başka dalga boyları vardır.
Örneğin bildiğimiz bütün metaller görünür ışığa karşı saydam değildir. Bu
kızılötesindeki
bütün düşük dalga boyları için de geçerli. Fakat morötesi ışıklar
kullandığımızda
her metal, dalga boyu belli bir değerden küçük ışıklar için saydamlaşır.
Morötesi
saydamlaşması denilen bu olay sadece metallere özgü değil. Bütün maddeler
düşük
dalga boylu morötesi ışınlar, X ışınları ve gama ışınları için
saydamdırlar.
Zaten X ışınlarını kullanan Röntgen filmleri bu olay sayesinde
kullanılabiliyor.
En ilginç örnekse herkesin bildiği en saydam madde olan su. Görünür ışığın
hepsini
geçirmesine rağmen, bu pencerenin dışındaki bizim göremediğimiz ışınların
çoğuna
karşı saydamlığını kaybeder. Su, morötesinden başlayarak bir kaç
Angströmlük
dalga boylarına kadar ve kızılötesinden başlayarak radyo dalgalarına kadar
bütün
elektromanyetik dalgaları güçlü bir şekilde soğurur. Bu oldukça garip bir
durum.
Eğer bir gün, gözlerini bizim gördüğümüz ışık yerine, elektromanyetik
spektrumun
başka bir kısmını görmek için kullanan bir "uzaylıyla" karşılaşırsak,
ve onlardan suyu tarif etmelerini istersek yanıt "simsiyah bir sıvı"
olacaktır! Peki neden sadece suyun geçirgen olduğu dalga boylarını
görebiliyoruz?
Bu bir rastlantı mı, yoksa suyun atmosferde ve hayatın başladığı
denizlerde
bol miktarda bulunmasının gerektirdiği bir zorunluluk mu? Bunun yanıtını
siz
verin.

Peki maddelerin hangi dalga boyunda saydam olacağı nasıl belirleniyor?
Elektromanyetik
dalgalar maddedeki elektronlarla etkileşirler. Yani ışık maddeden
geçerken,
elektronlar tepki vererek hareketlerini değiştirirler. Bu etkileşimin
sonuçlarını
kuantum kavramlarıyla açıklamak daha kolay. Kuantum kuramına göre
maddedeki
elektronlar sadece belli enerji seviyelerinde bulunabilirler ve bu
seviyeye
özgü bir hareket yaparlar. Burada önemli olan elektronların enerjilerinin
sadece
belli değerler alabilmesi. (Doğal olarak bu seviyeler maddeden maddeye
değişiyor.)
Eğer bir elektron bir seviyeden daha yüksek bir başka seviyeye geçmek
isterse,
çevreden bir şekilde iki seviyenin enerji farkı kadar enerji almak zorunda
kalır.
Benzer şekilde, elektron daha düşük bir seviyeye geçmek istiyorsa, fark
kadar
enerjiyi çevreye bir şekilde vermek zorunda.
Elektromanyetik dalgalar da foton olarak adlandırdığımız paketlerle enerji
taşırlar.
Örneğin 0.4 mikron dalga boylu mor ışık 3.1 eV'luk enerji taşıyan
paketlerden
oluşmuştur. (1 eV bir elektronun 1 voltluk bir gerilim altında
hızlanmasıyla
kazandığı enerji). Bu bizim için oldukça küçük, ama elektronlar için tipik
bir
enerji. Fotonlar elektronlarla etkileştiklerinde iki farklı durum söz
konusu:
Ya fotonun enerjisi, elektronu bulunduğu seviyeden başka bir seviyeye
çıkarmak
için gereken enerjiye eşittir, ya da değildir.

Eğer foton enerji farkına eşit enerji taşıyorsa, elektron bu fotonu
soğurarak
üst seviyedeki hareket durumuna geçer. Böylece gelen ışık soğurulmuş ve
maddeyi
geçememiş olur. Bundan sonra elektronun ne yaptığını da kısaca anlatmakta
yarar
var. Elektron üst seviyelerde oldukça kararsızdır ve bir süre sonra
değişik
yöntemlerle tekrar alt seviyelere düşer: Ya elektron kaybetmesi gereken
enerjiyi
bir foton olarak rasgele bir yöne yayar (bu olaya, yani soğurulmadan hemen
sonra
gerçekleşen ışık yayınımına, flüoresans deniyor) ya da elektron enerjisini
madde
içindeki atomların hareket enerjisine çevirir. (bu da maddenin ısınmasıyla
sonuçlanır.)
Fotonun soğurulması için enerjisinin tam olarak enerji seviyeleri farkına
eşit
olması gerekmediğini ekleyelim. Biri Doppler etkisi olmak üzere bir çok
değişik
nedenden dolayı, elektronlar fotonların biraz az ya da biraz fazla
enerjisi
olmasını hoş görüyle karşılayarak bunları memnuniyetle soğururlar.
Diğer durumda, yani gelen fotonun enerjisi, madde içindeki elektron
seviyelerinden
ikisinin farkına eşit değilse, bu fotonun soğurulma olasılığı yoktur.
Böyle
bir foton madde içinden geçer gider. Maddelerin saydamlığı soğurulmanın
mümkün
olmadığı durumlarda ortaya çıkar.
Artık, örneğin kırmızı renkli bir camın neden böyle olduğunu rahatlıkla
açıklayabiliriz.
Böyle bir cam sadece kırmızı ışığı geçirir (çünkü içinde kırmızı ışığı
soğurabilecek
herhangi iki seviye yoktur) ve diğer ışıkları soğurur. Bu nedenle camın
içine
baktığımızda sadece bu kırmızı rengi görebiliriz.
Bir
belgeselde, bir astronotun su içmesini gördüm. Burada ilgimi çeken şey, su
kütlesinin, yerçekimsiz ortamda dağılmadan küre şeklini aldığıydı.
Normalde sıvılarda, atomların çekim kuvveti katılara göre daha zayıf
olduğundan, sıvılar ancak bulundukları kabın şeklini alabilmektedirler.
Herhangi bir kap olmadığı zaman sıvılar bir bütün gibi davranamaz ve
saçılırlar.
Suyu ağırlıksız ortamda dağılmaktan koruyan şeyin su
molekülleri arasındaki
kuvvetler olduğunu öncelikle belirtelim. Üstelik bu kuvvetler, katı halden
sıvı
hale geçildiğinde pek fazla değişmezler. Bunu anlamanın en basit yolu faz
değişimi
için gerekli ısılara bakmak. Bir gram buzu (0 °C'de) eritmek için 80
kalori
ısı harcamak gerekiyor. Buna karşın, bir gram suyu (100 °C'de)
buharlaştırmak
içinse 540 kalori gerekir. Bu ısılar, moleküller arasındaki bağları
zayıflatmak
için gerekli enerji olarak yorumlanırsa, buradan erime sırasında su
molekülleri
arasındaki bağın ancak yedide bir kadarı zayıflıyor anlamını
çıkarabiliriz.
Su dışındaki diğer bütün maddelerde de durum aynı. Kısacası, moleküller
arasındaki
kuvvetlerin büyüklüğü açısından, sıvılar katılardan pek farklı değil.

Sıvıyı küre şekline sokmaya çalışan kuvvete "yüzey gerilimi" deniyor.
Sıvı içindeki herhangi bir molekül, her taraftan diğer moleküllerle
çevrili
olduğu için, yani her yöne ortalama olarak eşit miktarda çekildiği için,
yine
"ortalamada" herhangi bir kuvvet hissetmez. Ama sıvının yüzeyinde
olan moleküller, sadece sıvının olduğu taraflardan çekildiği için, bunları
sıvının
içine çeken net bir kuvvetin varlığından söz etmek mümkün. Böylece,
moleküller
arasındaki etkileşim, sıvının yüzeyini içeri doğru çeken net bir kuvvete
neden
oluyor.
Bu kuvvet, aynı zamanda sıvının yüzeyini mümkün olduğu kadar küçültmeye
çalışıyor.
Yüzeydeki moleküllerin bir taraflarının boş olması, bu moleküllerin
içerdekilere
göre daha fazla enerjiye sahip olması anlamına geliyor. Öyleyse bir
sıvının
ne kadar büyük yüzeyi varsa, yüzey molekülleri toplam enerjiyi o kadar
artırırlar.
Bütün fiziksel sistemler, enerjilerini azaltacak şekilde hareket ettiği
için,
sıvılar yüzey alanlarını küçültmeye çalışırlar. Bu anlamda yüzey,
şişirilmiş
bir balon gibi düşünülebilir. Balonun, içerdeki havayı sıkıştırması ile
yüzey
alanını küçültmeye çalışması aslında aynı şey.

Bu olgu kendini en açık biçimde, yerçekimi kuvvetinin olmadığı, ağırlıksız
ortamlarda
gösterir. Böyle bir durumda sıvının alacağı şekil iki bin yıldır bilinen
eski
bir matematik problemine dönüşür: Sabit hacimli bir cisim, hangi şekli
aldığında
en küçük yüzey alanına sahip olur? Bu sorunun çözümü ileri matematik
gerektirse
de, yanıtı oldukça basit: küre.

Üstelik, aynı olayı Dünya üzerinde de görmek mümkün. Musluktan damlayan,
yağ
içinde yüzen ya da cam üzerinde yoğunlaşan su damlaları, hatta çaydanlıkta
kaynayan
suyun içindeki kabarcıklar; aynı olgu nedeniyle mümkün olduğu kadar küreye
yakın
şekillere girmeye çalışırlar. Bu tip yerlerde diğer kuvvetler de
(yerçekimi,
sürtünme, kaldırma kuvveti vs.) işin içine girdiği için, ideal şekil
mükemmel
bir küre değildir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta şu: Yüzey geriliminin kendini
açık
bir şekilde gösterebilmesi için, yüzey enerjisi diğer enerjilere oranla
büyük
olmalı. Bu da, yüzeyin hacme oranı büyük olduğunda mümkün oluyor.
Yüzey/hacim
orantısını bir küre için hesaplarsanız, küre küçüldüğünde oranının
büyüdüğünü
görürsünüz. Kısacası, su damlalarınız ne kadar küçükse, yüzey gerilimi o
oranda
etkin olur ve damlalar mükemmel küre şeklini almaya başlar. Tabii,
uzaydaki
ağırlıksız ortamda, diğer kuvvetler olmadığı için, su kütlesinin ne kadar
büyük
olduğu önemli değil.
Yüzey gerilimi bütün sıvılarda ve her sıcaklıkta vardır. Belki değişen
sıcaklık
ve sıvı içindeki yabancı moleküller (sudaki sabun gibi) yüzey geriliminin
büyüklüğünü
değiştirebilir, ama nitel etki her zaman aynıdır. Yani, erimiş demir de
uzayda
küre şeklini alacaktır.
Üstelik aynı olgunun katı cisimlerde de var olduğunu söylemek mümkün, ama
önemli
bir farkla: Yüzey enerjisi yüzeyin hangi doğrultuda yöneldiğine bağlı
olduğu
için, katının en ideal şekli bir küre değil, fakat simetrik, düzgün yüzlü
şekillerdir.
Örneğin tuz kristalleri kırıldıklarında ya da kristal büyütmeyle
oluşturulduklarında
düzgün küpler ortaya çıkar.
Gazlarda, moleküller arası etkileşim çok zayıf olduğu için, bu
etkileşimlerin
bir sonucu olan yüzey gerilimi de oldukça düşük olmalı (ölçülemeyecek
kadar
düşük). Üstelik, gaz genleşip idealliğe yaklaştığında, yüzey gerilimi daha
da
düşmeli. Bu nedenle, uzayda kendi haline bırakılan bir gaz kitlesi, bir
kere
genleşmeye başlayınca sonsuza kadar genleşmeye devam edecektir. |